XIX-Boşluk

Suspus olmuş yine zaman

Şimdi bir yangındır

Delice özlenen

Ve acı bir isyandır

İçimde eriyen

Hadi!

Daha ne beklersin

Ey aşk!

Haykır en deli naraları

Ve kızıl bir kor düşür gönlüme

Yankılansın boşlukta çığlıklar

Varsın yok olsun her şey

Silinsin anılar

Bakışlarım dolansın

Uçurum gözlerinde

Varsın sevdanın adı

Uçurumdan düşmek olsun

Bir intihar ararken gözlerim

Ne fark eder ki

Yaşamak

Hadi!

Daha ne beklersin

Ey aşk!

Siyah Gözlerine Beni De Götür

Daha dokunmadan kurudu irem

çöllere bir türlü yağamıyorum

yeni bir koşunun başlangıcında

biraz deprem sonrası

biraz şehir hülyası

bir kalp yangınından geriye kalan

siyah gözlerine beni de götür

artık bu yerlere sığamıyorum.

Pembe uçurtmalar yolladığından beri

sarardı tiryaki menekşeleri

sonbaharın tozlu kafeslerinde

sevgi turnaları yakalıyorum

turnalar gidiyor;ben kalıyorum

avareyim,asudeyim,yorgunum

bilmiyorum neden sana vurgunum

Erzurum garında banklar üstünde

uyku tutmuyor karanlıkları

yitik düşlerimi kovalıyorum

gölgeler gidiyor;ben kalıyorum.

Binbir türlü kokuyorsa yaylalar

siyah gözlerine beni de götür

baharın koynundan koparıp sana

ipek bir mendile sardığım yüreğimle

şehzade gülleri gönderiyorum

umutlar kalıyor;ben gidiyorum.

Bütün yelkenlileri,deniz fenerlerini

kaptanları sorgulayan

yanından geçen küheylanların

korku tufanına yakalandığı

siyah gözlerine beni de götür

güneş ülkesinden gelen yiğitler

benzeri olmayan bir dünya kursun

cellat,ayrılığın boynunu vursun.

Usul usul intizarı çürüten

bu hercai diken,bu çılgın arzu

sürüklüyor imkansız muştuların

eşiğine gönül vadilerini

bir ağaçtan düşen yapraklar gibi

düşüyorum tanyerine

ya topla yaralı kırlangıçları

ya da bu vefasız şarkıyı bitir

özgürlüğe giden tutsaklar gibi

siyah gözlerine beni de götür.

Nurullah Genç

Gözlerin İstanbul Oluyor Birden

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,

Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.

Martılar konuyor omuzlarıma,

Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım

Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen

Durgun sular gibi azalacağım

Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.

Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince

Yalnız gözlerime bak diyeceksin.

Ellerim usulca ellerine değince

Kaybolup gideceksin

Bir elim seni çizecek bütün pencerelere

Bir elim seni silecek.

Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere

Senin için yeni baştan can kesilecek.

Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde

Sonra seni kaybetmek hemen her yerde

Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak

Yapayalnız kalmak iskelelerde.

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,

Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.

Martılar konuyor omuzlarıma,

Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Yavuz Bülent Bakiler

seyfullah kartal mavi bir ölüm

yine sana sesleneceğim

senin kim olduğunu hiç bilmeden
senin kim olduğunu en çok bilerek
isyankar zambakların çılgın nilüferlerin
dört nala açan kiraz çiçeklerinin
dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
sarı bir hüzün kızıl bir gurur
ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana
………..
sana oklardan değil yaylardan bahsedeceğim
gülün dikeninden değil
gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayacağım
topraktan söz açacağım
akan su gelmeyecek kelimelerime
suyu şefkatle kucaklayan damlaları dinlendireceğim
…………
yine sana sesleneceğim
senin kim olduğunu hiç bilmeden
bilmek istemeden
………
alaattin’in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi
ve ne dilersem dilememi isteseydi
hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim
bir şeyden vazgeçmek isterdim sadece
hayatta bir şeyden vazgeçmek lutfedilseydi
bedeli her şeyim olsa bile
sana seslenmekten vazgeçmek isterdim
garip değil mi sana seslenmekten vazgeçtiğimi
bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belki de
oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm şu dünyadaki
tek geride kalmış hesap benim için
bu dünyadaki tek yük
bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek
kürek mahkumu için kürek neyse
benim için de sana seslenmek o
bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu
öbür yandan bileklerimden sızan kanların
gönlümü işgale yönlendiği bir rotanın can suyu
oysa ben sana kürekten değil gemiden bahsetmek isterdim
atalarım bana kadınlara gökyüzünü
gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler
sen kürekleri yağlı urganları
geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun
sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak
göstermek istedim
rüzgarla şişen beyaz yelkenleri
ama senin vaktin yoktu
ben bunu hiç anlayamadım
kavmimin kadınları bana öğretmediler ki
bazı kadınların beyaz apletlerden daha çok
siyah apletleri sevebileceğini
………….
sana sesleniyorum
ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarına
toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor
kürekleri bırakamıyorum
önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için
kalemi bir an elimden düşürmüyorum
ankara kalesi’nin önünde
sana sesleniyorum
…………..
benden kaçıp cennete gitmek isteseydin
seni cennetin kapısına kadar götürürdüm
bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı
cehennemle konuşur seni ona anlatabilirdim
oysa sen ne cenneti isteyebilecek kadar aşık oldun
ne de cehennemi isteyebilecek kadar ayrılık
seviyorum seni ama dedin
hoşçakal diye ekledin
şimdi gitmeye mecburum
belki yine gelirim, umarım gelirim
son söz oldu
cennet ve cehennemin dillerini
savaş naralarını ve aşk şiirlerini
gazelleri ve boleroları öğreten atalarım
senin sözlerinin anlamını öğretmediler
hiçbir şey söylemeden gittin
ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim
dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana
ve kalemimle ilk defa yavan gözlerle baktın
yine yeniden sadece sana sesleneceğim
müebbet bir aşk dışında
bildiğim tüm duygularımı terkedeceğim
sana sesleneceğim yine
seni sadece kuru bir sevgiyle değil
derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla
ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyuyor musun
mütevazi bir sevgiyle değil
küstah bir aşkla sevdim seni
ben oosmanlı gibi
kollarımın yetişmediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken
ölen köprülerin ülkesindeki venedikteki son sancağı
kışın üşümemek için şal yaptın kendine
neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde
gün geçtikçe eksilir demiştim oysa
atalarımın öğrettiklerine de ters düşse de
sana inanırım bilirsin
zamanla unutursun demiştim
niye daha derinleşiyor öyleyse
derinleşiyor özlemin
ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları
coşturuyor ayrılık sözlerin
öfkelerimin kararlılığını
aşka katık ederek konuşacağım
bedenim bu dünyayı terkedene kadar
…………
öyle sanıyorum ki
hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için
benden uzun yaşayacaksın
benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne
onların benden geldiğini bir tek sen bileceksin
küstah bir aşkla seveceğim seni
ben savaş ve ölümle haşir neşir olan
kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edceğim
ömrün geri kalınında
sana sesleneceğim yine
ben seni beyrut gibi sevdim ama
sana ne mağribi ne de manhatten’i anlatamadım
bağdat ve şam’ı işgale yeltenmişken
venedik! ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı
sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana
senin kim olduğunu hiç bilmeden
ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
senin kim olduğunu en çok bilerek
kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim
müebbet bir aşk, sarı bir hüzün
kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım
bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar
……….
hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke
hüznün beni aşan taşkınlığını
gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını
öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını
anlayabilseydin
anlatabilirdim sana
seninle yaşanan bir aşktan sonra
ayrılığın ölüm bile olsa
mavi bir ölüm olacağını

ÖMER ÇELİK

sacit onan mona roza

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadi kirik kus merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller ak güller!

Ulur aya karsi kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavsanlar daga.
Monna Rosa bugün bende bir hal var,
Yagmur igri igri düser topraga,
Ulur aya karsi kirli çakallar.

Zeytin agacinin karanligidir
Elindeki elma ile baslayan…
Bir yakut yüzükte aydinlanan sir,
Sicak ve minnacik yüzündeki kan,
Zeytin agacinin karanligidir.

Zambaklar en issiz yerlerde açar,
Ve vardir her vahsi çiçekte gurur.
Bir mumun ardinda bekleyen rüzgar,
Isiksiz ruhumu sallarda durur,
Zambaklar en issiz yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmaklarin
Bir nar çiçegini eziyor gibi…
Ellerinden belli olur bir kadin.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmaklarin.

Açma pencereni, perdeleri çek;
Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakisin ölmeme için yetecek;
Anla Monna Rosa ben öteliyim…
Açma pencereni perdeleri çek.

Zaman çok çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göge bu kadar;
Zaman çok çabuk geçiyor Monn

Aksamlari gelir incir kuslari,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak kiminin rengi sari.
Ah, beni vursunlar bir kus yerine!
Aksamlari gelir incir kuslari.

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni
Incir kuslarinin bakislarinda.
Hayatla doldurur bu bos yelkeni
O masum bakislar… su kenarinda
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni

Kirgin kirgin bakma yüzüme Rosa;
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim askim uymaz öyle her saza,
En güzel sarkiyi bir kursun söyler…
Kirgin kirgin bakma yüzüme Rosa.

Yagmurlardan sonra büyürmüs basak,
Meyvalar sabirla olgunlasirmis.
Bir gün gözlerimin ta içine bak;
Anlarsin ölüler niçin yasarmis,
Yagmurlardan sonra büyürmüs basak.

Artik inan bana muhacir kizi,
Dinle ve kabul et itirafimi.
Bir soguk, bir garip, bir mavi sizi
Alev alev sardi her tarafimi,
Artik inan bana muhacir kizi.

Altin bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanli kus tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsemen,
Bir tüy ki, kapali geceye güne;
Altin bilezikler, o korkulu ten.

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Gülcenin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadi kirik kus merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller ak güller!

SEZAI KARAKOÇ

İsyanlı Sükut

Sahibine ulaşmamış bir yığın cümleyi yaşattım yıllar yılı içimde. Zihnimin ücra bir yerini işgal ettiler yığılarak üst üste. Bir sürü haykırış bekleyen kelime… Oysa sessizliğini parçalarcasına yankılanan hırçın bir nidanın özlemiyle kavrulan, hercai düşlerin tek sahibi, ölümcül sırların bekçisi, dilsiz bir gecede anlatmayı dilerdim gücümün yettiğince. Sana dair umutlarımdan kırıntılar taşıyan söylemlerimi dillendirmek isterdim…

Yapabilir miydim bilmiyorum. Kaldırabilir miydim bu yükü? Heyecanımın beli ele veren çarpıntısında, sevdalı yüreğimin titrekliğine kapılmış yalpalayan kelimeler, anlatılmak istenenlerin ne kadarını yüklenebilirlerdi ki? Oysa seni sevmenin ölüm olduğunu bilerek ve bunu en çok isteyerek haykırmalıydım sana.

Oysa ben sana, aşktan ve aşkımı dillendirdiğim şiirlerimden bahsetmek isterdim. Her mısrânın, şiirselliğin edebî ve ebedî ikliminde soluk alan aşkımdan emareler taşıdığını ve aşkın beni şair kılan duygusal yanlarını göstermek isterdim. Ve bilmeni isterdim; gülüşünle can bulup gözlerinde kaybolmanın bir mucizeyi anlamak olduğunu.

Oysa sensizliğin sonum olduğunu bilmeni isterdim. Bir şiiri anlamak kadar derin olan sevdanın derdine düşen yüreğimin yalnızlığını paylaşmak isterdim seninle. Varlığının beni var eden ürkekliğini ebedîleştirmeyi düşlerdim. Gecenin sessiz karanlığına kıvılcım gibi düşmek isterdim.

Yalnızlık

Yalnızlık…

Her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın yaşama sırasında. Tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir. Kıymetini bilmelidir. Yalnızdır insan… Hep kalabalıklara karışma telaşı da bundandır. Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur şehir şehir, ülke ülke. Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlıklar. İnsan bir ölümü istemez, bir de ondan beter yalnızlığı ama ikisi de muhakkak gelir bir yalnız yaşama sırasında. Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi vardır. Tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın. Aşkta zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır. Âşık olun, gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. Nasılsa ayrılık insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi… Sade ölüm değil, ayrılıkta yaşamın emri…

Yılmaz Erdoğan

(Bana Bir Şeyhler Oluyor)

Songu

Bir intiharı taşıyorum omuzlarımda

Senin bıraktığın az kullanılmış intiharı

Taşıyabilir miyim bilmiyorum

Uçuruma kadar

Hüznümün geceyi kuşatan matlığında

İsyanımın nabzını dokuyorum

Öfkeden başka bir şey gelmiyor kelimelerime

Sade bir intihar düşlüyorum

İçinden geldiğince

Her köşe başında yüzüme çarpan

Sen oluyorsun

Her adımda yeniden yaşıyorum

Ayrılığı

Yürüdüğüm her sokakta

Gidişinin ayak sesleri yankılanıyor

Yavaş yavaş terk ediliyorum

İçimden ve de şehirden

Bir intiharın eşiğindeyim şimdi

Sana dair tümceler saklıyorum

Ve yaşama dair kırıntılar bırakıyorum

Güncemin son yaprağına

Aşkın son deminde yaşıyorum seni

Ben seni ölüyorum her şafakta

Güneşle çiçekler bırakıp kabrine

Sade bir intihar düşlüyorum

İçimden geldiğince

Garip Bir Hüzün

merak_curiosity_by_cinsiyet.jpg

Ayrılığı kaldırmaz geceler

Ezilir karanlığın altında

Hırçın bir vedaya hazırlanırken dil

Eğer başını kalır

İçime garip bir hüzün çöker ağlamaklı

Yollar devinirken ayaklarımın altında

Sensizlik dururken öylece karşımda

Ve bir ışık süzmesi halinde

Yayılırken geceye umutlar

Lodos mağduru kalbimde

Delice bir isyan başlar

Sessizliğin hıçkırıkları

Yankılanır koridorlarda

Titrer baştan ayağa

Ve tutunamaz duygular

Düşer gözlerimden

Bunalım artığı gönlüm

Kenetlenirken ayrılığa

İçime garip bir hüzün çöker ağlamaklı

çıkmazlığın çıkışı

Bir yanılsamaydı, ya da bana öyle gelmişti her yapılan ve her yapılanda yanılmak istiyordum belki. Kendi kendine hazırlanmamıştı her şey. Kendi kendime hazırlamıştım olan biteni. Olan biten bir kurgu ve kuruntudan ibaretti.

Çöküşten geri gelmenin ilk koşulu önce çökmekti. Çöktüğün anda geri sarmalıydı her şey. Sen bir yanlış yol tutmalı, bu yanlış yolda ilerlemeli ve yanılmalıydın. Yanlış olduğunu bilerek ama isteyerek…

Şu anki durumunun tek ve yegâne nedeni sen olmalıydın. Sen suçun gereken tek çözümü olan cezası ve bu cezayı gerekli kılan suçuydun. Bütün suçlamaları kabul etmek istemesen de suçlu sendin. Bilerekte olsa suçlanacak tek suçlu sen olarak suçlamaların da tek suçlusu yine sendin ama sen farkında değildin. Suçlandığının farkına vardığın anda beyninde beliren şu olacaktı: suçlanan sen olduğun için değil suç sen olduğun için suçlu sendin. Suçundan dolayı cezalandırılacaktın ve cezan suçluluk olacaktı. Cezan cezalanman olacak ve cezanı ceza olarak çekecektin. Çünkü sen cezaydın. Müebbedin ceza idi. Cezalandırıldığında farkına vardığın şey ise bütün suçun ve cezanın tek nedenini bulduğun fikriydi. Çünkü bu olanların nedeni sendin. Suç olmanın ve ceza olmanın nedeni neden olmandı.

Nedenlerini bulamadığın her şeyin bir nedeni vardı, sen. Nedensizliğinin de nedeniydin.

Sen suçtun. Cezaydın. Ve her şeyin sorumlusuydun. Nedendin…

deplasmanda Plasebo

Allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop
ne de çok yer kaplıyor mesela Al Pacino
yardımın gerekiyor Kadıköy’deyim stop.

Allah’ım kaderim bu sentimental ambargo:
Alternatif referans potansiyel salvo yok,
sadece klostrofobi, hicran türbülans ve şok;
cariyeler çekilmiş yeraltına cumburlop.

Allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?
“Deplasmandır bu dünya” diyor albino şeyhim
plasebo yutturuyor bana depresif doktor.

Allah’ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen, Allah’ım bizler senin
falsolu kullarınız, n’olur bizden razı ol.
(Murat Menteş/Kökler-2)

sana doğru uzanan ellerimdir

helping_hand1.jpg

Sana doğru uzanan ellerimdir

Uzanmak ve uzanmamak arası

Bir hoş duraksamak

Sana doğru uzanan ellerimindir

Dağ ortasında ağaç

Gelmeyen beklentisi yolcunun

Rüzgâr estiren titremek

Sana doğru uzanan ellerimdedir

Med-cezir sarhoşluğu

Ellerimdekidir acziyet

Uzanan sana doğru

Bir yakımlık ömür

Ve dokunamama tutkusu

Acziyetidir sana doğru

Uzanan çaresizlik ellerim

ey yar

the_love_omen_by_gilad.jpg

 

Ey yar

Boşluğun maviye büründüğü

Aşk denizinde gizli

Bir çiğ damlasıyım

Bul beni ey yar

 

Nazlı nazlı savrulurken

Aşkın büyüsüne kapılmış

Kırda yalnız kalan goncanın

Usulca yanağına konan

Sade bir çiğ tanesiyken

Süzülüp damladığımda toprağa

Yol bulup akıntıya kapılan gönlüm

Ulaştığında engin deryaya

Bul beni ey yar

 

Issız okyanuslar ortasında

Lodosa yakalanmış bir gemiyim

Hırçın dalgalardan arta kalan

Ufkun mehtaba döndüğü noktada

Mavilikler ortasında yalnızım

Bul beni ey yar

 

Sevda katreleriyle ıslanan

Leylaklarla doğan umutların

Sonbaharın puslu bağrına

Saldığı mahzun ıtrı misali

Fırtınaya çalan karanlığın

Geceyle buluştuğu an

Sen dolu bir boşlukta

Kaybolur gözlerim

Bul beni ey yar

XI

Elveda hasrete ve isyana

Tutuklu şehir dağıt yine hüznünü

Geceleyin açan umutlara

Bakma. Sevdalar firari bana

Tek çekimlik bir hayattan

Artakalan vedayla

Elveda…

his

“Ben sana aldanamam yârim

Ben sana dayanamam”

Türkü böyle diyor bilirim

Kapıldım aşkının şavkına

Pervane yüreğimi durduramam

Zülfünün teline değmesin yel, incinirim

Boğulurum, gözlerin ummana çalar

Yüzmeyi unuturum, batarım derinlere

Dilim nefesim lal eder sözlerin

Unuturum hüznümü çözülür iliklerim

Değince elin elime yakar içimi, eririm

Gamzende filizlenir, ıtrını dağıtır enginlere

Bakışların şecer-i aşkın, sevginin