Kafayı Yersem Einstein Mutlu Olacak

•Kasım 4, 2009 • 2 Yorum

Bir gece Dante’leşiyorum öylece. Yıldızlara bakarken fark ediyorum laikliğimi. Sosyalist şarkılar söyleyip özgürlük sloganları atmak istiyorum. Atılan gök gürültüsüyle göz gözü görmez oluyor, dağılıyor kalabalık. Biber gazından hasarlı bulutlarla ıslanıyor şehir. yağmur pencereleri kırmak için çıldırıyor. Biliyorum o da laik. Sonra kaldırımdan sırılsıklam köpekler resitalleşiyor. Aniden bir ayaklanma çıkıyor. Yıldırım, yalabıklaşıp çarpıyor cini. Cin, bir an Hiroşima’ya dönüşüyor. Daire şeklinde yuvarlanıp dağılıyor. Her şey tuz buz olup gözüme doluyor. Sevmiyorum şimşeği. Hep gözüme giriyor. Kulaklarım da gök gürültüsünden nefret etmek istiyor.

İçim kıpır kıpır. Sığamıyorum kabıma. Her şeyi reellemek istiyorum. Demokratik değil ama olsun. Bunu istiyorum. Öteki şiddetle karşı çıkıyor. Sırılsıklam köpekler de bana karşı. Sentetik bir düello başlıyor ötekiyle aramda. Öteki, kim? Vurdu ya gidiyor.

Sanırım kloroplastım mitoz bölünmeye maruz kaldı. Kendimi analitikleştiremiyorum. Bir ayağım farenin kuyruğuna takılıyor. İrrasyonel fare realitik bakışlar saçıyor. Battıkça batıyor, boğuluyorum. Dipteki Atlantis’ten Simitçi Sabri’nin sesi duyuluyor. Ben batıyorum.

Sırılsıklam köpekler bana karşı çıkmakta kararlı görünüyor. İrrasyonel fareler de öyle. Biraz liberalleşsem iyi olacak.

Radyoaktif atıksal dairemin dairesel düzleminde yer ile yeksan oluyorum. Çarmıha geriyorum egoizmin bencil bensizliğini. Bir ben içre ben yok oluyor.

Çarpık kentleşmenin çark ettirdiği şehirleşememişliğin çarpımsal hayat tablosunda kayboluyorum. Çıkışı yok çıkmaz sokakların. Çırpınmak kar etmiyor. Yavaşça matlaşıyor her şey. Yavaşça yok oluyorum. Bir ben içre ben yok oluyor.

Bu aralar Gregor Samsa kadar hamamböceğiymişçesine yaşıyorum hayatı.

Vaveyla II

•Mayıs 19, 2009 • 2 Yorum

Aşk, düş’tü. Aşk! Düştü.
Serencamında suskun bir vaveyla kaldı geriye…

Gülru! Hayalimin suya vuran aksi… Gül kızılı ikliminde aşk manzumeleri yazdıran sevgili… Neydi beni sana kalbeyleyen. Sana meftun kılan, beni benden eden…

Ah hârikâ-i sevdâ! Yalnız sende mecnun eyledi beni.

Yanından geçen vapurlar gibi takılmamalıydım bakışlarına. Vurulmamalıydım denizden güzel gözlerine. Kaybolmamalıydım gözlerinin mercan maviliğinde. Yapamadım işte. Söz geçiremedim aşkınla çırpınan biçare kalbime.

Suçluyum. Razıyım cezama. Çeker giderim. Ölüm olsa da nazar-ı aşkın karşılığı, zehir de sunsan içerim. Aşkımdır mabedim.

Ah! Şu ölmek arzusu… Ne alır canımı ne bırakır peşimi.

Araf’ındayım. Bir yanım cennet iklimi bir yanım cehennem alevi. Şaşkınım. Kurumuş bir gül yaprağı gibi kalakaldım sahranın ortasında. Fırtınaya kapıldım. Ufalandım yüreğime acıyla çarpan her kum tanesiyle. Sana suskun kelimelerin mil çekildi puslu gözlerine. Zindan duvarlarına kazılı bekleyişleri haykırmayı isterken, kalakaldım suskun bir vaveylayla.

Masallarıma konu ettim gülüşlerini. Yoktu hiçbir peride gamzende açan tomurcuğun güzelliği. Hayat bahşederdi her salınışta etrafına saçların. Can bulurdu narin ellerinin dokunduğu her yer.
Ecelim olurdun ansızın. Gözün gözüme değerdi. Can çekişirdi kalbim, yanardı alev alev. Erirdim her lahzada. Ölümcül bir hülyaydı sana dokunmak. Tutuşurdum pervane misali. Sonum olurdun. Sonum olurdu seni sensiz yaşamak…

Şimdi her yanım yangın…

Düşlerimde İstanbul oluyordun sen. Bense, ışıklı köprüler kuruyordum sana. Ummanlarda ufuk oluyordun. Asılıyordum küreklere, varmak için sana fersah fersah. Bir şiir oluyordun sonra, sevdamı yazıyordum her satırına.

Devşirme sözlerin ardında gizli; ayrılığın bedeli, burukluğun kırıntıları…

Canşikâr’ım!
Gönlüme od koyansın.
Yitik bir hülyanın alnına yazılısın.
Şakaklarımdan süzülen gözyaşımsın.
Ölümün gözlerinde beliren tek anımsın.
Ölüm fermanımsın.
Yüreğimde saklısın.
Yitik sevdam, dudaklarımda kilitli kalan
Suskun vaveylamsın…

Vaveyla

•Ocak 6, 2009 • 12 Yorum

dandelion_by_aniko89

Üç nokta… Her şeye dair ve her şeyden öte… Üç nokta koyuyorum gecenin kuytusuna. Rüzgârın koynunda misafir yağmur kokusuna eş, üç nokta… Ve hayat, sürüklüyor yanlış baharlarda yeşeren sevdaları, kendi hazanına.

Derinden bir ney sesi çiziyor yüzümün/hüznümün burukluğunu. Kör gecelerin esaretinde suskun bir vaveylayı saklıyor umman. Kayıp bir kente doğru yolcudur şimdi gemiler. Umut bekleşir yalnızlığın limanında. Şimdi, bir ben kaldım eksik…

Hep dar vakitte dillenir kelimeler. Titrek bir yürek ürkütür mısraları. Sona ramak kala, taş kesilir kekeme bir dokunuş. Dilime dolanan vaveyla lâl olur, kısılır sesim. Üç nokta kalır geriye…

Zifiri dehlizlere şuursuzca dalar gözlerim. Kızıl bir öfke şahlanır kör ikindilerde. Hüzün ve isyanın keşmekeşinde gezinen biçareyim. Avareyim, viraneyim, Dil-girim, asudeyim… Bilmiyorum neden böyleyim.

Ey hayatımın kayıp beyabanı! Sana mı kaldı hoyrat nekbâ…

Hep dar vakitte dillendi kelimeler. Yine kayboldun dudaklarımın arasında. Faniliği hiçe sayıp fısıldamak isterken sana nihayetsiz ab-ı hayatı, ebkem ü lal eyledin beni. Gecenin karanlığını yırtarcasına yankılanan zemheri bir vaveylaydı senin adın. Adın dudaklarımda kilitli kaldı…

Ah şu şarkılar! Nalân bir yürekten nadan bir çift göze akan nameler… Kendi sesleminde taşır her biri hüznü ve süruru. Ayrılık; hüzzam makamında bestelenen nota… Vakit hazandır, dem bu dem…

Titrek bir yürek ürkütür mısraları. Ziyankâr bir yağmurun düşlerini toprağa damla damla akıtan kalemime, zindan siyahlığında prangalar vurulur. Sona ramak kala, taş kesilir kekeme bir dokunuş. Akmaz olur kum taneleri. Başlar eğilir, büker boynunu hercai menekşeler.

Gülru… Hayalimin suya vuran aksi… Gül kızılı ikliminde aşk manzumeleri yazdıran sevgili… Neydi beni sana kalbeyleyen. Sana meftun kılan, beni benden eden… Ah hârikâ-i sevdâ! Yalnız sende mecnun eyledi beni.

Azad ediyorum seni, yakamoz değmemiş deryalara. Bakınca cennet diyarına yol olan, gözlerine defnediyorum kalb-i metruk’umu. Sana bırakıyorum sürurun cümlesini.

Hep dar vakitte dillendi kelimeler, nedense. Daha başlamadan eksildi dilden heceler. Aşk makamının esrarına mecz eyledi sencileyin sancılar. Vaveyla iken sen, dudaklarımda kilitli kaldın…

İnce bir aşka düştüm. Asude bir bahara göçtüm. Bir rüyadan döndüm.
Canşikâr!
Baharıma hazan düştü.
Aşk, düş/tü.
Serencamında suskun bir vaveyla kaldı geriye…

Zarif’ce Bir Ölüm

•Ekim 18, 2008 • Yorum yapın

Ölüm başucumda

bir melek elini uzatıyor bana

yapayalnız

bir yolculuk

ruhların beklediği bir yer var

orada

bir sığır gözü gibi bakıyor bana

ölüm

neden örtülerin altındasın, hadi çık !

görün bana

zaman yol alıyor

o saat, âh o saat

kimbilir nerede konaklar

şatom kararıyor, ay ışığında mezar

lâmbayı yak anne, üşüdü parmaklarım

gidiyoruz azar azar…

A. Cahit Zarifoğlu

Öns(Özüm)

•Eylül 27, 2008 • 1 Yorum

Uzun bir yoldu şiir kapıldı ömrüm

Düştüm yollara gün benim günüm

Devirdikçe dağları görünür önüm

Yazdıkça yazarım büyür ünüm

Sözlerim işitilir güler yüzüm

Her ah da isyankârlığa bürünürüm

Solar gülüm ve kaçar bülbülüm

Sele boğar yüzünü ağlatır hüznüm

Acıtır canını incitir sözüm

Şairim yazdıklarımla övünürüm

Varamadığım aşklara sürgünüm

Üşürüm geceleri şiire bürünürüm

Çöllere düşse de yolum yürürüm

İzlerim filiz verir yeşerir önüm

Atarım çizikleri ezer sözüm

Çatarım lirikleri üzer sözüm

Mısralarımda saklı gücüm

Yazdım işte alındı öcüm

İşitildi sözüm güldü yüzüm

Yine isyana büründüm

Kaçtı bülbülüm soldu gülüm

Sanma ki bu son sözüm

Her şiir ilk sözüm

Yazdığım da gizlidir özüm

Yazdım işte buyur önsözüm

XVIII-Silüet-II

•Eylül 27, 2008 • Yorum yapın

Usulca solar gökyüzü

Her şey matlaşır

Ve sen görünürsün bulutların arasıdan

Bakışlarının efsunu saçılır etrafa

Gecenin mavisine de yıldız kokuları

İnce ince atıştırır yağmur

Ve sislerin içinde belirir silüetin

XIV-Yaş

•Eylül 10, 2008 • Yorum yapın

Issız geçen gecelerde

Bakışların kaçtı gözlerime

Ben

Seni ağladım zifiri karanlıkta

Ve süzülürken yanaklarımdan

Her damlada

Sonsuza kapandı gözlerim

XIII

•Eylül 10, 2008 • Yorum yapın

Sen kokulu mısraları

Dökebilmek sayfalara

Kolay mı sanırsın

Güç yetirmek kelimelere

Ve serpiştirmek kelama

En derindeki duyguları

Ağırdır şiir tadında yaşamak

Aşkı

XIX-Boşluk

•Haziran 24, 2008 • Yorum yapın

Suspus olmuş yine zaman

Şimdi bir yangındır

Delice özlenen

Ve acı bir isyandır

İçimde eriyen

Hadi!

Daha ne beklersin

Ey aşk!

Haykır en deli naraları

Ve kızıl bir kor düşür gönlüme

Yankılansın boşlukta çığlıklar

Varsın yok olsun her şey

Silinsin anılar

Bakışlarım dolansın

Uçurum gözlerinde

Varsın sevdanın adı

Uçurumdan düşmek olsun

Bir intihar ararken gözlerim

Ne fark eder ki

Yaşamak

Hadi!

Daha ne beklersin

Ey aşk!

Siyah Gözlerine Beni De Götür

•Haziran 24, 2008 • Yorum yapın

Daha dokunmadan kurudu irem

çöllere bir türlü yağamıyorum

yeni bir koşunun başlangıcında

biraz deprem sonrası

biraz şehir hülyası

bir kalp yangınından geriye kalan

siyah gözlerine beni de götür

artık bu yerlere sığamıyorum.

Pembe uçurtmalar yolladığından beri

sarardı tiryaki menekşeleri

sonbaharın tozlu kafeslerinde

sevgi turnaları yakalıyorum

turnalar gidiyor;ben kalıyorum

avareyim,asudeyim,yorgunum

bilmiyorum neden sana vurgunum

Erzurum garında banklar üstünde

uyku tutmuyor karanlıkları

yitik düşlerimi kovalıyorum

gölgeler gidiyor;ben kalıyorum.

Binbir türlü kokuyorsa yaylalar

siyah gözlerine beni de götür

baharın koynundan koparıp sana

ipek bir mendile sardığım yüreğimle

şehzade gülleri gönderiyorum

umutlar kalıyor;ben gidiyorum.

Bütün yelkenlileri,deniz fenerlerini

kaptanları sorgulayan

yanından geçen küheylanların

korku tufanına yakalandığı

siyah gözlerine beni de götür

güneş ülkesinden gelen yiğitler

benzeri olmayan bir dünya kursun

cellat,ayrılığın boynunu vursun.

Usul usul intizarı çürüten

bu hercai diken,bu çılgın arzu

sürüklüyor imkansız muştuların

eşiğine gönül vadilerini

bir ağaçtan düşen yapraklar gibi

düşüyorum tanyerine

ya topla yaralı kırlangıçları

ya da bu vefasız şarkıyı bitir

özgürlüğe giden tutsaklar gibi

siyah gözlerine beni de götür.

Nurullah Genç

Gözlerin İstanbul Oluyor Birden

•Haziran 24, 2008 • Yorum yapın

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,

Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.

Martılar konuyor omuzlarıma,

Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım

Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen

Durgun sular gibi azalacağım

Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.

Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince

Yalnız gözlerime bak diyeceksin.

Ellerim usulca ellerine değince

Kaybolup gideceksin

Bir elim seni çizecek bütün pencerelere

Bir elim seni silecek.

Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere

Senin için yeni baştan can kesilecek.

Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde

Sonra seni kaybetmek hemen her yerde

Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak

Yapayalnız kalmak iskelelerde.

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,

Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.

Martılar konuyor omuzlarıma,

Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Yavuz Bülent Bakiler

mavi bir ölüm

•Mayıs 22, 2008 • Yorum yapın

yine sana sesleneceğim

senin kim olduğunu hiç bilmeden
senin kim olduğunu en çok bilerek
isyankar zambakların çılgın nilüferlerin
dört nala açan kiraz çiçeklerinin
dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
sarı bir hüzün kızıl bir gurur
ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana
………..
sana oklardan değil yaylardan bahsedeceğim
gülün dikeninden değil
gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayacağım
topraktan söz açacağım
akan su gelmeyecek kelimelerime
suyu şefkatle kucaklayan damlaları dinlendireceğim
…………
yine sana sesleneceğim
senin kim olduğunu hiç bilmeden
bilmek istemeden
………
alaattin’in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi
ve ne dilersem dilememi isteseydi
hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim
bir şeyden vazgeçmek isterdim sadece
hayatta bir şeyden vazgeçmek lutfedilseydi
bedeli her şeyim olsa bile
sana seslenmekten vazgeçmek isterdim
garip değil mi sana seslenmekten vazgeçtiğimi
bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belki de
oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm şu dünyadaki
tek geride kalmış hesap benim için
bu dünyadaki tek yük
bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek
kürek mahkumu için kürek neyse
benim için de sana seslenmek o
bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu
öbür yandan bileklerimden sızan kanların
gönlümü işgale yönlendiği bir rotanın can suyu
oysa ben sana kürekten değil gemiden bahsetmek isterdim
atalarım bana kadınlara gökyüzünü
gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler
sen kürekleri yağlı urganları
geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun
sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak
göstermek istedim
rüzgarla şişen beyaz yelkenleri
ama senin vaktin yoktu
ben bunu hiç anlayamadım
kavmimin kadınları bana öğretmediler ki
bazı kadınların beyaz apletlerden daha çok
siyah apletleri sevebileceğini
………….
sana sesleniyorum
ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarına
toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor
kürekleri bırakamıyorum
önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için
kalemi bir an elimden düşürmüyorum
ankara kalesi’nin önünde
sana sesleniyorum
…………..
benden kaçıp cennete gitmek isteseydin
seni cennetin kapısına kadar götürürdüm
bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı
cehennemle konuşur seni ona anlatabilirdim
oysa sen ne cenneti isteyebilecek kadar aşık oldun
ne de cehennemi isteyebilecek kadar ayrılık
seviyorum seni ama dedin
hoşçakal diye ekledin
şimdi gitmeye mecburum
belki yine gelirim, umarım gelirim
son söz oldu
cennet ve cehennemin dillerini
savaş naralarını ve aşk şiirlerini
gazelleri ve boleroları öğreten atalarım
senin sözlerinin anlamını öğretmediler
hiçbir şey söylemeden gittin
ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim
dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana
ve kalemimle ilk defa yavan gözlerle baktın
yine yeniden sadece sana sesleneceğim
müebbet bir aşk dışında
bildiğim tüm duygularımı terkedeceğim
sana sesleneceğim yine
seni sadece kuru bir sevgiyle değil
derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla
ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyuyor musun
mütevazi bir sevgiyle değil
küstah bir aşkla sevdim seni
ben oosmanlı gibi
kollarımın yetişmediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken
ölen köprülerin ülkesindeki venedikteki son sancağı
kışın üşümemek için şal yaptın kendine
neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde
gün geçtikçe eksilir demiştim oysa
atalarımın öğrettiklerine de ters düşse de
sana inanırım bilirsin
zamanla unutursun demiştim
niye daha derinleşiyor öyleyse
derinleşiyor özlemin
ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları
coşturuyor ayrılık sözlerin
öfkelerimin kararlılığını
aşka katık ederek konuşacağım
bedenim bu dünyayı terkedene kadar
…………
öyle sanıyorum ki
hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için
benden uzun yaşayacaksın
benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne
onların benden geldiğini bir tek sen bileceksin
küstah bir aşkla seveceğim seni
ben savaş ve ölümle haşir neşir olan
kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edceğim
ömrün geri kalınında
sana sesleneceğim yine
ben seni beyrut gibi sevdim ama
sana ne mağribi ne de manhatten’i anlatamadım
bağdat ve şam’ı işgale yeltenmişken
venedik! ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı
sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana
senin kim olduğunu hiç bilmeden
ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
senin kim olduğunu en çok bilerek
kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim
müebbet bir aşk, sarı bir hüzün
kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım
bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar
……….
hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke
hüznün beni aşan taşkınlığını
gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını
öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını
anlayabilseydin
anlatabilirdim sana
seninle yaşanan bir aşktan sonra
ayrılığın ölüm bile olsa
mavi bir ölüm olacağını

ÖMER ÇELİK

mona roza

•Mayıs 22, 2008 • Yorum yapın

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadi kirik kus merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller ak güller!

Ulur aya karsi kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavsanlar daga.
Monna Rosa bugün bende bir hal var,
Yagmur igri igri düser topraga,
Ulur aya karsi kirli çakallar.

Zeytin agacinin karanligidir
Elindeki elma ile baslayan…
Bir yakut yüzükte aydinlanan sir,
Sicak ve minnacik yüzündeki kan,
Zeytin agacinin karanligidir.

Zambaklar en issiz yerlerde açar,
Ve vardir her vahsi çiçekte gurur.
Bir mumun ardinda bekleyen rüzgar,
Isiksiz ruhumu sallarda durur,
Zambaklar en issiz yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmaklarin
Bir nar çiçegini eziyor gibi…
Ellerinden belli olur bir kadin.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmaklarin.

Açma pencereni, perdeleri çek;
Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakisin ölmeme için yetecek;
Anla Monna Rosa ben öteliyim…
Açma pencereni perdeleri çek.

Zaman çok çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göge bu kadar;
Zaman çok çabuk geçiyor Monn

Aksamlari gelir incir kuslari,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak kiminin rengi sari.
Ah, beni vursunlar bir kus yerine!
Aksamlari gelir incir kuslari.

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni
Incir kuslarinin bakislarinda.
Hayatla doldurur bu bos yelkeni
O masum bakislar… su kenarinda
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni

Kirgin kirgin bakma yüzüme Rosa;
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim askim uymaz öyle her saza,
En güzel sarkiyi bir kursun söyler…
Kirgin kirgin bakma yüzüme Rosa.

Yagmurlardan sonra büyürmüs basak,
Meyvalar sabirla olgunlasirmis.
Bir gün gözlerimin ta içine bak;
Anlarsin ölüler niçin yasarmis,
Yagmurlardan sonra büyürmüs basak.

Artik inan bana muhacir kizi,
Dinle ve kabul et itirafimi.
Bir soguk, bir garip, bir mavi sizi
Alev alev sardi her tarafimi,
Artik inan bana muhacir kizi.

Altin bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanli kus tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsemen,
Bir tüy ki, kapali geceye güne;
Altin bilezikler, o korkulu ten.

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Gülcenin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadi kirik kus merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller ak güller!

SEZAI KARAKOÇ

İsyanlı Sükut

•Mayıs 4, 2008 • 1 Yorum

Sahibine ulaşmamış bir yığın cümleyi yaşattım yıllar yılı içimde. Zihnimin ücra bir yerini işgal ettiler yığılarak üst üste. Bir sürü haykırış bekleyen kelime… Oysa sessizliğini parçalarcasına yankılanan hırçın bir nidanın özlemiyle kavrulan, hercai düşlerin tek sahibi, ölümcül sırların bekçisi, dilsiz bir gecede anlatmayı dilerdim gücümün yettiğince. Sana dair umutlarımdan kırıntılar taşıyan söylemlerimi dillendirmek isterdim…

Yapabilir miydim bilmiyorum. Kaldırabilir miydim bu yükü? Heyecanımın beli ele veren çarpıntısında, sevdalı yüreğimin titrekliğine kapılmış yalpalayan kelimeler, anlatılmak istenenlerin ne kadarını yüklenebilirlerdi ki? Oysa seni sevmenin ölüm olduğunu bilerek ve bunu en çok isteyerek haykırmalıydım sana.

Oysa ben sana, aşktan ve aşkımı dillendirdiğim şiirlerimden bahsetmek isterdim. Her mısrânın, şiirselliğin edebî ve ebedî ikliminde soluk alan aşkımdan emareler taşıdığını ve aşkın beni şair kılan duygusal yanlarını göstermek isterdim. Ve bilmeni isterdim; gülüşünle can bulup gözlerinde kaybolmanın bir mucizeyi anlamak olduğunu.

Oysa sensizliğin sonum olduğunu bilmeni isterdim. Bir şiiri anlamak kadar derin olan sevdanın derdine düşen yüreğimin yalnızlığını paylaşmak isterdim seninle. Varlığının beni var eden ürkekliğini ebedîleştirmeyi düşlerdim. Gecenin sessiz karanlığına kıvılcım gibi düşmek isterdim.

Yalnızlık

•Nisan 29, 2008 • Yorum yapın

Yalnızlık…

Her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın yaşama sırasında. Tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir. Kıymetini bilmelidir. Yalnızdır insan… Hep kalabalıklara karışma telaşı da bundandır. Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur şehir şehir, ülke ülke. Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlıklar. İnsan bir ölümü istemez, bir de ondan beter yalnızlığı ama ikisi de muhakkak gelir bir yalnız yaşama sırasında. Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi vardır. Tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın. Aşkta zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır. Âşık olun, gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. Nasılsa ayrılık insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi… Sade ölüm değil, ayrılıkta yaşamın emri…

Yılmaz Erdoğan

(Bana Bir Şeyhler Oluyor)