gitmeliyim bu şehirden
Güneş, verdiği yaşam savaşında yenilmediğini göstermek için inadına göz kamaştırmaya devam ediyordu. Bir gurup göçmen kuş V harfinde buluşmuş güneşin batan kızıllığında saklı, doğmamış umutlara doğru kanat çırpmaktaydılar. Şehirden biraz uzakta, havada nazlı nazlı süzülen büyükçe bir uçurtma bulunuyordu. Lunaparktan, oyun oynayan çocukların neşe dolu sesleri yankılanıyordu dağlara. Güneş hâla mutluluk dağıtmaktaydı.
Sigarasından bir nefes aldı. Gözleri yolun ortasından seğirte seğirte yürüyen tırmık’a takıldı. Sütbeyaz tüyleri, masmavi gözleri ve kıskandıran cazibesiyle mahallenin sırnaşık kedisiydi, tırmık. Kuyruğunu sallayarak, her gün yaptığı gibi mutlu adımlarla, Kasap Nuri’ye doğru ilerliyordu. Sokağın başındaki eski apartmanın giriş katında oturan Fahriye teyzenin, hijyen hastalığını lanse edercesine tokatladığı yolluğun sesi duyuldu. Her gün hiç usanmadan ortalığı süpürür, vitrini siler, perdeleri yıkar, piyanonun tozunu alır, halıları çırpardı. Çocukken, Fahriye teyzenin temizliğe karşı tutumunu bilen Selim ve arkadaşları, ellerine aldıkları çamurlarla evinin pencerelerini kirletirlerdi. Bunu gören Fahriye teyze, elinde oklavasıyla sokağın başına kadar kovalardı çocukları. Yakalayamayınca da söylene söylene geri dönüp pencereleri temizlemeye koyulurdu.
Bir grup haylazdan oluşan çetesiyle mahallenin baş belasıydı, Selim. Az âhını almamıştı Bakkal Rasim amcanın. Yürüttükleri çikolatalar, gofretler yüzünden çok dayak yemişti babasından. Çocukluk işte akıllanmaz, ertesi gün tekrar yapardı. Ya Sami amca… Devlet Demir Yolları’ndan emekli, sert mizaçlı birisiydi. Eşi Şerife Hanım ölünce gelip yerleşmişti bu mahalleye. Selim ve arkadaşları, her gün okul çıkışı toplanıp top oynarlardı bu sokakta. Aksilik bu ya, top döner dolaşır, gidip Sami amcanın oturduğu odanın camını kırardı. Rasim amcanın sattığı her topu o kesmişti herhalde.
Okul hayatı da pek uslu geçmemişti Selim’in. Yaramazlıklarından dolayı mutlaka haftada bir öğretmeninden azar işitirdi. Öğretmeni, Selimi kulağından tuttuğu gibi doğruca babasının marangozhanesine götürürdü. Babası Nail Bey, yine yaramazlık yaptığını anlar, patlatırdı tokadı. Yediği tokadın acısıyla eve koşar, annesine sarılarak ağlardı. Evde de babası bir şeyden dolayı kızacak oldu mu, annesine sığınırdı. Ah şimdi yanında olsalardı keşke, dayak yemeye bile razıydı. Annesinin sıcaklığına, babasının başını okşamasına hasret kalmıştı.
Birden içini bir titreme sardı. Derin bir iç çekerek daldığı düşüncelerden uzaklaştı. Sigarası süngerine kadar yanmış ve sönmüştü. Yeni bir dal sigara yaktı. Güneş gözden kaybolmuş, şehir yer yer ışıklanmaya başlamıştı. Gök yavaş yavaş parlament mavisine dönüşüyordu. Sağ tarafından başlayarak, şehre inceden inceye göz gezdirdi, belki de son defa. Birkaç nefes daha çekip sigarasını söndürdü. Dumanını üflerken gözlerini şehre doğru dikerek “ Gitmeliyim bu şehirden” diye mırıldandı. İçeri girip balkonun kapısını kilitledi. mutfağa doğru ilerledi. Buzdolabından kahvaltılık bir şeyler çıkartıp ocağa çay suyu koydu. Ardından yatak odasına geçerek kalan birkaç eşyayı da bavula yerleştirdi. Bornoz, kravatlar, çalar saat, müzik seti, CD’ler, birkaç manzara resmi ve süs eşyası… Sonra mutfağa geçip bir şeyler atıştırdı. Bir yandan da orayı toparladı.
Çayını tazeleyip salona geçti. Unuttuğum bir şey var mı diye şöyle bir göz gezdirdi ki kitaplığı fark etti. Hayıflanarak gidip boş bir kutu getirdi ve kitapları yerleştirmeye koyuldu. Fotoğraf albümünü koyarken biraz durakladı. Kapının yanındaki eski sandalyeye oturup aile albümündeki resimleri incelemeye başladı. Fotoğrafların canlandırdığı hatıralarla maziyi tekrar yaşıyordu, sanki. Her sayfada hüznü daha çok artıyordu. Daha fazla dayanamadı, bıraktı gözyaşlarını, boşluğa doğru…
Sıcak bir temmuz günüydü. Nail bey, çalışmaktan bunalmıştı. Alacak verecek işlerini halledip şehrin boğucu etkisinden kurtulmak, biraz tatil yapmak amacıyla Antalya’daki teyze oğlu Ferit’in yanına gitmeye niyetlenmişti. Eve gelip durumu bildirdi ve hazırlığa başladılar. Ardından Feritleri arayıp geleceklerini haber verdiler. Akıllarına Selim gelmişti. Yola çıkmadan onu da arayalım dediler, hem uzun zamandır görüşmemişlerdi. Askere gitmişti Selim. Aradıkları sırada eğitime çıkacakları için anca hal hatır sorabildiler. Bir ayrılış konuşmasıydı, kısa ve öz…
Eşyaları arabaya yerleştirip yola koyuldular. Arabayı hep hızlı kullanırdı Nail Bey, yine hızlı sürüyordu. İki üç saat içerisinde kaç tane şehri geçip Toroslar’a vardılar. Derken keskin bir virajda önlerine aniden bir yük kamyonu çıkmıştı. Biran için panikleyen Nail Bey arabanın kontrolünü kaybetmiş, önce bariyerlere çarpan araç hızını alamayarak yardan aşağı yuvarlanmıştı. Nail bey, olay yerinde can vermiş, eşi Firuze hanım da kaldırıldığı hastanede hayata gözlerini yumdu.
Selim, anne ve babasının bu ani ölümleri karşısında, kelimenin tam anlamıyla yıkılmıştı. Daha bugün konuştuğu ailesinin ölümlerini bir türlü kabullenemedi. Nerdeyse her gece onları düşünüp ağlamıştı. Teskeresini aldığında, anne ve babasına karşı üstlendiği sorumlulukları yerine getirmeye koyuldu. Onların emanetlerine sahip çıktı ve kısa sürede işleri ilerletti. Marangozhaneyi genişleterek mobilya ticaretine girişti. Kendi yaptığı ve fabrikalardan getirttiği mobilyaları, şehirdeki dükkânlara pazarlıyordu. İrem’i de bu vesileyle tanımıştı.
İrem, dekorasyon mağazasının sahibi Rıza kızıydı. Genellikle dükkânın işleriyle de o ilgilenirdi. Selim görür görmez vurulmuştu İrem’e. İsmine yakışır bir güzelliği vardı. Gözleri, kaşları, saçları, elleri, her şeyiyle dünya’da kurulmuş bir cennet bahçesiydi, sanki. Bir gün onu görmese dünyası zindan oluyor, hep yanında olmak istiyordu. Sırf onu görebilmek için mağazaya gelirdi. Günler geçtikçe İrem de ısındı ona. Mutlu başlamıştı aşkları. Gezdiler, sinemaya gittiler, kafe’lerde buluştular, parklarda dolaştılar, hayaller kurdular, birbirlerine sarıldılar, el ele yürüdüler. Yani seven iki genç neler yaşadıysa onlarda yaşadılar. Tabi ki Rıza’nın haberi olmadan…
Rıza ağanın, farklı düşünceleri vardı İrem’le ilgili. Şehrin kodamanlarından Şükrü beyin oğlu Münir’le evlendirmeyi düşünüyordu. Böylece servetine servet katacak ve şehirdeki saygınlığını artıracaktı. Şükrü beyle anlaşmıştı, akşam gelip isteyeceklerdi İrem’i. Geldiler, yemekler yendi, kahveler içildi ve meşhur cümle söylendi.”Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle …”. Ne olup bittiğini anlayamamıştı İrem. Babasının “verdim” lafı hayallerini yıkmaya yetmişti. Hızla odasına koşup ağlamaya başladı. Misafirler gittiğinde, annesi durumu babasına anlattı. Kızının Selim’i sevdiğini öğrendiğinde deliye dönen babası, “ bir daha onunla görüşmeyeceksin.” deyip restini çekti. Ertesi gün Selim’i buldu ve duyabileceği en kötü sözleri söyledi ona.“ Kızımdan uzak duracaksın, anladın mı? Bir daha ikinizi yan yana görmeyeceğim, alış-verişi de keseceksin. Bilesin ki bende sana verilecek kız yok” .
Selim ve İrem’in mutlu düşlerini kara bulutlar sarmıştı. Oysa gelecek için öyle planları vardı ki… O günden sonra sadece bir iki defa buluşabildiler. Babası İrem’in peşine adam takmış, kızının gizli gizli Selim’le buluştuğunu öğrenince de onu odasına kilitlemişti. Hemen Şükrü beylere haber salıp, söz kestiler. Kısa bir süre sonra nişan, bir ay sonrada düğün yapıldı.
Olaylar ardı ardına gelişiyordu. Selim İrem’den ayrı kalmanın acısıyla kendini harap ediyor, yemiyor, içmiyor İrem’i düşünüyordu. Düğün günü gelip çattığında Selim kararını vermişti. Kaçıracaktı İrem’i. Kimselere görünmeden düğünün olduğu yere gelip kalabalığın arasından İrem’i izliyordu. İrem’le konuşabilmek için fırsat kolluyordu ki Münir’in adamları yanında belirdi. Rıza, Selim’in, düğünde taşkınlık yapmaması için Münir’i haberdar etmişti. Münir’de adamlarına Selim’in düğün yerine yaklaştırılmaması için emir vermişti.
Selim, adamların elinden sıyrılıp İrem’in olduğu yere doğru “seni seviyorum” diye bağırarak koştu. Son bir hamleyle ellerini kavuşturabilmişlerdi. Münir’in adamları Selim’i yakaladılar, ayırdılar sevenleri. Bir daha asla kavuşamayacaklardı. Aradan birkaç gün geçmişti. Bir gün İrem’i odasında bileklerini kesmiş olarak buldular. Ayrılığın acısına daha fazla dayanamayıp intihar etmişti. Hemen hastaneye kaldırdılarsa da gerçek değişmedi. İrem çoktan ölmüştü.
Olayı öğrenen Selim, çılgına dönmüştü. Anne ve babasının ölümünden sonra canından çok sevdiği İrem’in de ölümü, can evinden vurmuştu onu. Şehir, dertli yüreğine dar geliyordu artık. Her yere onların kokusu sinmişti, sanki. Her yerde onların hayali çıkıyordu karşısına. Yaralı yüreği daha fazla dayanamazdı bu ayrılığa. Gitmeliydi bu şehirden. Kafasındaki kötü düşüncelerden kurtulmalı ve yeniden başlamalıydı her şeye. Tüm yaşanmışları bırakıp gitmeliydi…
Gözyaşlarını silip kalktı ve fotoğraf albümünü tekrar kutuya yerleştirdi. Kalan diğer kitapları da toparlayıp tekrar etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Her şey tamamdı. Kutuları aşağı indirerek kamyonete yerleştirdi. Son kez boş evin içini turlayıp kapıyı kilitledi. Kamyonete binerek derin bir nefes aldı. Bu şehirde doğmuş ve bu şehirde büyümüştü. Ne kadar zordu çekip gitmek ama kararı kesindi. Arabayı çalıştırdı. Nereye gideceğini bilmeden, sadece gitmek için karanlığa doğru yola koyuldu. Güneş doğarken yeni bir şehirde, yeni bir hayata başlayacaktı. Şehir yavaşça gözden kaybolup yerini ormana bırakmıştı. Gecenin ortasından yolların savurduğu diyarlara doğru öylece ilerliyordu…


kalmalıyım bu şehirde.